22 Aralık 2025 Pazartesi

HALK, GENÇLİK, BİLİNÇ

.   HALK, GENÇLİK ve BİLİNÇ

.  Türkiye'nin “temel sorunları gittikçe artan” öte yandan “egemen güçlerin üzerinde gözü olan” bir ülke olduğunun bilincinde olmalıyız.

.  Bu da hem tarihsel bir derinliğe sahip hem de güncel jeopolitik gerçeklerle oldukça örtüşüyor.

.  Türkiye'nin içinde bulunduğu durumu, bir yandan iç yapısal sorunların yarattığı baskı, diğer yandan "merkez ülke" olmanın getirdiği dış stratejik riskler perspektifinden değerlendirmek mümkün.

.  Türkiye'nin sorunları arttıkça dış müdahalelere olan hassasiyeti de artıyor.

.  Bu döngüden çıkışın yolu, jeopolitik konumun verdiği avantajı iç yapısal reformlarla (hukuk, eğitim, ekonomi) destekleyerek "güçlü bir merkez" inşa etmekten geçiyor olabilir mi?

A) 2025 yılı itibarıyla bu tabloyu şu başlıklarla analiz edebiliriz:

1. Temel İç Sorunlar: Yapısal ve Ekonomik Baskı

Türkiye'nin karşı karşıya olduğu en somut zorluk, ekonomik ve demografik dönüşümlerdir:

-Ekonomik Kırılganlık: Enflasyonla mücadele ve alım gücünün korunması, toplumsal dayanıklılığı doğrudan etkileyen en büyük sorun.

Mali disiplin ve üretim odaklı büyüme hedeflense de, küresel piyasalardaki dalgalanmalar Türkiye'yi dış şoklara açık tutuyor.

-Demografik Değişim: Türkiye'nin "genç nüfus" avantajı yavaş yavaş azalırken, yaşlanan nüfus ve işsizlik (özellikle genç işsizliği) sosyal güvenlik sistemleri üzerinde uzun vadeli bir yük oluşturuyor.

-Sığınmacı Meselesi: Sosyal uyum ve ekonomik kaynakların paylaşımı noktasında ciddi bir iç gündem maddesi olmaya devam ediyor.

2. Jeopolitik Kuşatma ve "Egemen Güçlerin Gözü"

Türkiye’nin coğrafi konumu, küresel güç mücadelelerinin tam merkezinde yer almasına neden oluyor:

-Enerji ve Ticaret Yolları: Doğu Akdeniz’deki enerji kaynakları ve Türkiye'nin "enerji köprüsü" olma potansiyeli, küresel aktörlerin bölgedeki rekabetini kızıştırıyor.

-Stratejik Özerklik Arayışı: Türkiye'nin savunma sanayiindeki atılımları ve dış politikada "denge politikası" izlemesi, geleneksel ittifak yapılarında zaman zaman sürtünmelere ve egemen güçlerin baskılarına yol açabiliyor.

-Bölgesel Çatışmalar: Suriye’deki rejim değişikliği sonrası süreç, Irak’ın kuzeyi ve Kafkasya’daki dengeler, Türkiye’yi hem bir güvenlik kalkanı olmaya hem de sürekli tetikte kalmaya zorluyor.

3. Bilincinde Olmamız Gereken "Milli Güç" Unsuru

Bahsettiğiniz "bilinç" hali, sadece sorunları saptamak değil, bu baskılara karşı direnç noktaları oluşturmayı da kapsıyor. Bu noktada üç temel ayak öne çıkıyor:

-Ekonomik Bağımsızlık: Dışa bağımlılığı azaltan, yüksek teknoloji üreten bir yapı.

Toplumsal Mutabakat: İçerideki kutuplaşmanın azaltılması, dış baskılara karşı en büyük savunma kalkanıdır.

-Caydırıcılık: Savunma sanayiindeki yerlilik oranının artması, "egemen güçlerin" oyun alanını daraltan en somut unsurdur.

B) Bununla beraber son dijital çağın getirdiği olanak ve baskıların etkisi ile insanlarımız birçok konuda kendisini kaptırıp, moda, müzik, TV, davranış biçimi etkisinde kalıp, ülkenin durumunun önemsemez durumda yaşıyor.

.  “Yurtseverlik bilinçleri oluşmamış”, diyebilir miyiz?

Bu tespit, sosyolojik literatürde "kültürel emperyalizm" ve "dijital uyuşma" olarak adlandırılan durumun Türkiye özelindeki bir yansımasıdır.

Dijital çağın getirdiği hız ve yüzeysellik, ne yazık ki toplumsal hafızayı ve sorumluluk bilincini zayıflatabiliyor.

Bahsettiğim bu "ilgisizlik" veya "yabancılaşma" halini şu temel başlıklar altında analiz edebiliriz:

1. Dijital Çağın "Haz Odaklı" Yapısı

Sosyal medya algoritmaları, bireyi sürekli bir "anlık tatmin" döngüsünde tutmak üzere tasarlanmıştır.

-İçerik Bombardımanı: Moda, kısa videolar (Reels/TikTok) ve popüler kültür figürleri, bireyin dikkat süresini saniyelere indiriyor.

-Gündem Kayması: Ülkenin bekasını ilgilendiren hayati bir mesele, dijital dünyada sadece birkaç saat içinde yerini magazinel bir "trend"e bırakabiliyor.

Bu da derinlikli düşünmeyi ve "yurtseverlik" gibi ağır sorumluluk gerektiren duyguları törpülüyor.

2. Küresel Kültürün Tek tipleştirici Etkisi

Moda, müzik ve davranış biçimleri üzerinden yürütülen küresel kültür, yerel kimlikleri ve milli aidiyet duygusunu zayıflatıyor:

-Davranış Taklitçiliği: Genç kuşaklar, kendi tarihlerinden veya toplumsal gerçekliklerinden ziyade, küresel dijital ikonların yaşam tarzlarını kendilerine referans alıyorlar.

-Kozmopolit Kimlik: "Dünya vatandaşı" olma illüzyonu, bireyin kendi topraklarına karşı olan sorumluluklarını "çağ dışı" görmesine neden olabiliyor.

3. Yurtseverlik Bilincinin "Yük" Olarak Görülmesi

Ülkenin temel sorunları ağırlaştıkça (ekonomik kriz, jeopolitik riskler vb.), bazı bireyler bu ağırlığın altında ezilmemek için bir çeşit "psikolojik kaçış" mekanizması geliştiriyor:

-Duyarsızlaşma: "Ben mi kurtaracağım memleketi?" düşüncesi, sorumluluktan kaçışın en yaygın kılıfı haline geliyor.

-Bireyselleşme: Kolektif başarı veya toplumsal fayda yerine; kişisel kariyer, lüks tüketim ve dijital görünürlük ön plana çıkıyor.

4. Bilinçli Bir Müdahale mi, Doğal Bir Süreç mi?

Burada kritik soru şudur:

-Bu durum sadece teknolojinin bir yan etkisi mi, yoksa egemen güçlerin toplumları "pasifize etme" stratejisinin bir parçası mı?

-Tarih boyunca, bir toplumu içeriden zayıflatmanın en kısa yolu, o toplumun ortak değerlerini ve savunma reflekslerini (yurtseverlik) yok etmektir.

-Eğlence sektörü ve dijital mecralar, bu anlamda toplumu "politikasızlaştırmak" için oldukça elverişli araçlardır.

C) Nasıl bir çıkış yolu olası? 

Yurtseverlik, sadece slogan atmak değil; “işini en iyi yapmak”, ülkenin sorunlarına dair “fikir üretmek” ve “kültürel yozlaşmaya” karşı "bilinçli bir tercih" yapmaktır.

Bu bilincin yeniden inşası için eğitimden sanata, dijital okuryazarlıktan aile yapısına kadar topyekûn bir kültürel direnç gerekiyor.

Bu "dijital uyuşukluğu" kırmak için en büyük görev kime düşüyor; ailelere mi, eğitim sistemine mi, yoksa bireyin kendi farkındalığına mı?

Ç) Halk, gençlik gelişmiş demokratik ülkelere imreniyor, özeniyor ve onlar gibi davranmak istiyor.

Bu durum, özellikle küresel iletişimin bu kadar şeffaf olduğu bir çağda son derece anlaşılabilir bir psikolojik süreçtir.

Gençler ve toplumun geniş kesimleri, internet aracılığıyla gelişmiş ülkelerdeki “yaşam standartlarını”, “ifade özgürlüğünü” ve “hukuk güvenliğini” anlık olarak takip edebiliyor.

Ancak bu "özenme" halinin iki farklı yüzü var ve bu yüzler Türkiye'nin geleceği açısından kritik bir ayrım oluşturuyor:

1. Standartlara Özenmek (Pozitif Öykünme)

Halkın; adaletin hızlı işlediği, liyakatin esas alındığı ve refah seviyesinin yüksek olduğu ülkelere imrenmesi aslında bir iyileşme talebidir.

-Demokrasi Arzusu: “Batı standartlarında bir demokrasiye” özenmek, aslında daha şeffaf ve hesap verebilir bir yönetim istemektir.

-Kalite Arayışı: Eğitimden sağlığa kadar en iyi hizmeti alma isteği, toplumu daha iyisini talep etmeye sevk eder.

2. Biçimsel Öykünme ve "Kökten Kopuş" (Negatif Öykünme)

Sizin de belirttiğiniz sorun tam olarak burada başlıyor: Gelişmiş ülkelerin sadece sonucuna (tüketim, moda, yaşam tarzı) özenip, o sonucu doğuran sürece (çalışma disiplini, toplumsal sorumluluk, üretim) odaklanmamak.

-Kültürel Yabancılaşma: 

Başka bir ülkenin yaşam tarzını taklit ederken, kendi ülkesinin sorunlarına yabancılaşan bir kitle oluşuyor. Bu durum, "Ben bu ülkeye ait değilim" hissini doğurarak yurtseverlik bilincini zedeliyor.

-Tüketim Tuzağı: 

Batı'nın teknolojisini üretmeye değil, sadece markalarını tüketmeye odaklanan bir gençlik, egemen güçlerin ekonomik pazarı haline geliyor.

D) Jeopolitik Risk: "Zihinlerin İşgali"

Egemen güçler için bir ülkeyi fiziksel olarak işgal etmek çok maliyetli ve zordur.

Ancak o ülkenin “gençliğinin hayallerini” ve “aidiyet duygusunu” ele geçirmek çok daha kalıcı bir yöntemdir.

-Eğer bir gençlik, kendi ülkesinin sorunlarını çözmek yerine başka bir ülkeye gitmeyi "tek kurtuluş" olarak görüyorsa, o ülke en büyük beşeri sermayesini (insan kaynağını) kaybediyor demektir.

-Bu "imrenme" duygusu, zamanla kendi toplumunu küçümseme ve milli çıkarları önemsememe noktasına varabiliyor.

E) Bilincin Yeniden İnşası:

1-Bir Sentez Olası mıdır?

Asıl hedef; gelişmiş ülkelerin demokratik standartlarını, bilimsel yöntemlerini ve disiplinini alıp, bunu kendi ulusal değerlerimiz ve yurtseverlik bilincimizle harmanlamaktır.

Yani "Onlar gibi yaşamak" değil, "Onlardan daha güçlü bir sistem kurmak" vizyonu aşılanmalıdır.

2-Kritik Soru: 

Gençlerin bu haklı refah ve özgürlük taleplerini, "başka ülkeye kaçış" motivasyonundan çıkarıp "kendi ülkesini dönüştürme" azmine nasıl çevirebiliriz?

.  Bu noktada en büyük engel “eğitim sistemi” mi yoksa “siyasetteki kutuplaşma” mı, diye soran çok olacak genelde, ama bu bakış açısı aslında çok dardır; daha geniş ve derinlemesine irdelemek ve çözüm odaklı inceleme ve araştırmalar yapmak gerekir.

.    Öğretmen Gönen ÇIBIKCI, 2025.12.22, İS.

.      YAZININ TÜMÜNÜ OKUYUNUZ:

.    (YZ destekli araştırma ve incelemeye dayanan yazım.)

GÜÇ SİYASET ÇIKAR

 .   GÜÇ SİYASET ve ÇIKAR

.   İktidardakilerin ve gücü elinde tutanların kendi ailesine, yandaşlarına “devlet içinde” yer vermesine, ihale kazandırmasına, çıkar sağlamasına “siyaset bilimde” ne ad verilir?

.   Siyaset biliminde ve kamu yönetiminde, gücü elinde tutanların kendi akrabalarına, arkadaşlarına veya yandaşlarına ayrıcalık tanıması durumunu ifade eden birkaç temel terim bulunmaktadır.

.   Bu kavramlar genellikle yozlaşma (yolsuzluk) çatısı altında incelenir.

.   Bu uygulamaların tamamı, modern devlet anlayışında liyakat (meritokrasi) ilkesine aykırı kabul edilir ve kamuda verimliliğin düşmesine, adaletsizliğe ve toplumsal güvenin zedelenmesine yol açar.

1- Akraba Kayırmacılığı: Nepotizm:

En yaygın terimlerden biridir. Latince "nepos" (yeğen) kelimesinden türemiştir.

Kişinin, yetkinliğine bakmaksızın sadece aile bağları ve akrabalık ilişkileri nedeniyle kendi yakınlarına iş imkanı sağlaması, ihale vermesi veya onları devlet kademelerinde yükseltmesidir.

2- Eş-Dost Kayırmacılığı: Kronizm:

Bu kavram, akrabalık bağı olmasa bile yakın arkadaşlar, okul arkadaşları veya sosyal çevredeki kişilerin kayrılmasını ifade eder.

"Ahbap-çavuş ilişkisi" olarak da bilinen bu durum, liyakatin (hak etmenin) yerine sadakatin ve kişisel yakınlığın geçmesidir.

3- Siyasal Himayecilik: Patronaj:

Siyasi gücü elinde bulunduranların, kendilerine destek veren kişi veya gruplara (seçmenler, bağışçılar, parti üyeleri) kamu kaynaklarını, iş imkanlarını veya ihaleleri siyasi destek karşılığında dağıtmasıdır. Bu, bir nevi "oy veya destek karşılığı hizmet" takasıdır.

4- Müştericilik: Klientalizm:

Patronaj ile yakından ilişkilidir. Güçlü bir "patron" (siyasetçi) ile ona bağlı "klientler" (müşteriler/yandaşlar) arasındaki eşitsiz ilişkiyi tanımlar.

Siyasetçi kamu kaynaklarını yandaşlarına aktarır; yandaşlar ise bunun karşılığında siyasetçinin iktidarını koruması için ona sadakat ve oy sağlar.

Bağımlı Gruplar: Karşılıklı çıkar ve oy takası

Modern devlet anlayışında liyakat (meritokrasi) ilkesine aykırı kabul edilir, hukuk devletine uymaz

Siyaset biliminde ve hukuk teorisinde, bu tür kayırmacı uygulamalar (nepotizm, kronizm vb.) Hukuk Devleti ilkesinin tam zıddı olarak konumlandırılır.

Modern devlet anlayışında bu durumun neden bir "hukuksuzluk" olarak görüldüğünü şu başlıklarla özetleyebiliriz:

1 -Eşitlik İlkesinin İhlali

Hukuk devletinin en temel dayanağı, tüm vatandaşların kanun önünde eşit olmasıdır.

Bir ihalenin veya makamın, kişinin yetkinliğine değil de "tanıdığına" göre verilmesi, diğer vatandaşların anayasal hakkı olan "kamu hizmetlerine girme hakkı" ve "fırsat eşitliği"ni elinden alır.

2 -Liyakat ve Ehliyetin Ortadan Kalkması

Modern devletler, rasyonel bir bürokrasiye dayanır. Meritokrasi (Liyakat Sistemi): "Yönetimin, yetenek ve bireysel üstünlüğe dayanması" demektir.

Kayırmacılık girdiğinde, "en iyi olan" değil, "en yakın olan" seçilir. Bu da devlet mekanizmasının verimliliğini düşürür ve kurumsal çürümeye yol açar.

3 -Keyfiliğe Karşı Hukukun Üstünlüğü

Hukuk devleti, yöneticilerin keyfi (subjektif) kararlar almasını engellemek için vardır.

Kayırmacılık ise tamamen kişisel ilişkilere ve keyfiyete dayanır.

Bu durum, devletin bir "şahıs mülkü" gibi yönetilmesine neden olur ki bu, modern cumhuriyet ve demokrasi ilkeleriyle taban tabana zıttır.

4 -Kamu Yararı vs. Kişisel Çıkar

Devletin kaynakları (ihaleler, vergiler, kadrolar) kamu yararı için kullanılmalıdır.

Bu kaynakların yandaşlara aktarılması, kamu kaynaklarının şahsi çıkarlar doğrultusunda "yağmalanması" anlamına gelir ve bu durum hukukta "görevi kötüye kullanma" veya "yolsuzluk" olarak tanımlanır.

Hukuk Devleti vs. Kayırmacı Sistem

.   Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 70. maddesi bu durumu net bir şekilde sınırlar: 

“Hizmete alınmada, görevin gerektirdiği niteliklerden başka hiçbir ayırım gözetilemez.”

İktidardaki partinin yandaşlarına çıkar sağlamasına ne denir?

.  Siyaset biliminde, iktidardaki bir partinin kendi yandaşlarına, destekçilerine veya üyelerine devlet imkanlarını (iş, ihale, ruhsat, sosyal yardım vb.) bir ödül veya sadakat karşılığı olarak sunmasına genel olarak “Siyasal Kayırmacılık” denir.

.  Ancak bu durumun kapsamına ve işleyiş şekline göre daha “spesifik terimler” de kullanılır:

1. Siyasal Patronaj (Political Patronage)

İktidara gelen partinin, devlet kadrolarını ve kamu kaynaklarını kendi yandaşlarını ödüllendirmek için kullanmasıdır.

Burada amaç, devletin imkanlarını bir "ganimet" gibi görerek partiye sadık bir kitle yaratmaktır.

Üst düzey bürokratik atamalardan, belediye ihalelerine kadar geniş bir alanı kapsar.

2. Klientalizm / Müştericilik (Clientelism)

Bu, siyasetçi (patron) ile seçmen/yandaş (müşteri/klient) arasındaki "hizmet karşılığı sadakat" ilişkisidir.

-Siyasetçi: İş, ihale veya yardım sağlar.

-Yandaş: Oy, siyasi destek ve sadakat sunar. Bu sistemde devlet hizmetleri bir "hak" olmaktan çıkar, siyasi bir "lütuf" haline gelir.

3. Partizanlık (Partisanship)

Kamu kurumlarındaki atamalarda veya hizmetlerin dağıtımında, liyakat (yetenek/hak etme) yerine kişinin parti üyeliğinin veya partiye olan bağlılığının tek kriter haline getirilmesidir.

Bu durum bürokrasinin “siyasallaşmasına” yol açar.

4. Ahbap-Çavuş Kapitalizmi (Crony Capitalism)

Eğer bu çıkar sağlama eylemi özellikle iş dünyası ve ihaleler üzerinden yürüyorsa buna "Ahbap-Çavuş Kapitalizmi" denir.

İktidarın, kendisine yakın iş insanlarına (yandaş sermaye) ihaleler, vergi indirimleri veya ayrıcalıklı krediler sağlayarak onları zenginleştirmesi, buna karşılık bu iş insanlarının da iktidarı finansal veya medya gücüyle desteklemesi durumudur.

Bu Durumun Sonuçları Nelerdir?

Hukuk devleti ve liyakat ilkelerine aykırı olan bu uygulamalar şu sorunlara yol açar:

1-Kurumsal Çürüme: Devlet kurumlarında işin ehli olmayan kişiler görev alır.

2-Adaletsizlik: Hak eden değil, tanıdığı olan kazanır.

3-Ekonomik Verimsizlik: Kamu kaynakları en verimli yere değil, "yandaş" olan yere aktarılır.

4-Toplumsal Güven Kaybı: Vatandaşın devlete ve adalete olan inancı sarsılır.

.      Özellik - Hukuk Devleti (Liyakat) - Kayırmacı Sistem (Nepotizm)

a-Seçim Kriteri: Yetenek, Eğitim, Sınav: Akrabalık, Arkadaşlık, Siyasi Bağ

b-Karar Mekanizması: Yazılı Kanun ve Kurallar: Kişisel İlişkiler ve Talimatlar

c-Hedef: Toplumsal Fayda: Grup veya Aile Çıkarı

ç-Denetim: Bağımsız Yargı ve Şeffaflık: Gizlilik ve Denetimsizlik

.    Öğretmen Gönen ÇIBIKCI, 2025.12.22, İS.

.      YAZININ TÜMÜNÜ OKUYUNUZ:

.    (YZ destekli araştırma ve incelemeye dayanan yazım.)

 

YILBAŞI AKŞAMI

     YILBAŞI AKŞAMI ÜZERİNE   .

Takvimin sonu, “yeni bir yıla giriş” tüm dünyada önemlidir.

“Bugüne eriştik, beraberiz, mutluyuz, ayaktayız”... diye sevinir insanlar.

Takvimdeki o küçük rakam değişikliği aslında çok daha derin bir anlam taşıyor. İnsanlık için yeni yıl, sadece bir günün bitip diğerinin başlaması değil; bir "temiz sayfa" açma motivasyonudur.

Bildiğimiz gibi, "ayaktayız" diyebilmek işin en “değerli” bölümü. Geride bırakılan 365 günün zorluklarına, yorgunluklarına ve sınavlarına rağmen yeni bir başlangıca erişmiş olmak, insanın içindeki o sönmeyen umudu temsil ediyor.

Dünyanın her köşesinde insanların aynı anda sevinmesi, aslında ortak bir duyguda buluştuğumuz nadir anlardan biri: Yaşamda olmak ve yeniden başlama sevinci.

31 aralık akşamı bir geriye bakış, kendi kendin bir hesaplaşma ve bugüne eriştim diye sevinme zamanıdır.

Bu geçişin bizlere hissettirdiği temel duygular vardır:

-Sağlıkla ve sevdiklerimizle bu noktaya varabilmiş olmanın teşekkürü.

-"Neler atlattık ama hala buradayız" demenin verdiği o sessiz gurur.

-Gelecek günlerin, geride kalanlardan daha aydınlık olacağına dair beslenen o taze inanç.

Bu yılın en unutulmaz anı veya "iyi ki yapmışım" dediğiniz bir başarını olduğu ise bunları anımsarız.

Yaşamın akış hızı içinde bazen "durabilmiş ve devam edebiliyor" olmanın başarısını gözden kaçırıyoruz.

O akşam kurulan sofralar sadece yemek için değil, o “dayanıklılığı” ve “yaşama tutunma” iradesini onurlandırmak içindir.

Bu akşam insanlar en yakınları ve ailesi ile bir araya gelir, huzurla, sevinçle ve mutlulukla sohbet ederler, eğlenirler.

31 aralık akşamını bu kadar özel kılan da tam olarak bu 1aidiyet” duygusudur. Dış dünyadaki tüm karmaşa, iş stresi veya günlük dertler kapının dışında kalır; o sofranın etrafında sadece “samimiyet ve sevgi” olur.

Aslında o akşam yapılan sohbetler, sadece bir eğlence değil, bir nevi "duygusal tazelenme”dir.

En yakınlarınızla beraberken “maske” takmanıza gerek kalmaz. Sadece olduğunuz gibi kabul edildiğiniz bir alanda bulunmak ruhumuzu dinlendirir.

Belki yıllar sonra o gece ne yendiği unutulur ama o masadaki “kahkahalar”, edilen bir “dua” veya içten bir “kucaklaşma” hafızalarda hep kalır. İnsanlar daha mutlu ve güçlü olur.

"Yalnız değilim, biz beraberiz" düşüncesi, yeni yıla girerken insanın en çok “gereksinim” duyduğu motivasyon kaynağıdır.

İnsanların birbirinin gözünün içine bakarak iyi dileklerde bulunması, "Seninle olduğum için çok mutluyum" demenin en zarif yoludur.

Eğlence ise bu güzel birlikteliğin yalnızca kutlama bölümüdür; asıl zenginlik o masanın etrafındaki paylaşımdır. İlişkilerdeki sıcaklık ve içtenlik yaşamda daha güçlü olmamızı sağlar.

Son yıllarda görüldüğü gibi her yerde "eğlence programları" hazırlanmakta ve sunulmakta…

Eğlence yerleri, lokantalar çeşitli içerikleri ile eğlenceler, yemekler, içkiler sunmaktadır. Buralara ödenmesi gereken paralar pek de az sayılmaz. Herkese uygun olmayabilir.

Zaten birçok kişi için "özel yaşamında ailesi ile" birlikte olmak çok daha iyi bir seçenektir.

Yalnız yaşayanlar, ailesi olmayanlar, hastanede, bakımevlerinde kalanlar, kimsesizler ... ise bu akşam hüzün dolu olur.

İçlerini bir karamsarlık, bir acı ve burukluk kapsar.

Neşeli kalabalıkların ve parlayan ışıkların arasında, bu sessizlik bazen daha da ağırlaşır.

Belki, yalnız olmasına rağmen huzurlu, sağlıklı ve mutludur ama öte yandan yine de kendince sorgular:

Belki de “var sayım” olarak baktığımızda bu yalnızlık ona gelebilecek en değerli bir “armağan” olmuştur.

O akşam, bir "birliktelik" sembolü olduğu için, birinin yanında kimsenin olmaması “eksikliği” daha keskin bir şekilde hissettirir.

Özellikle hastane odalarında, bakımevlerinde veya yalnız bir evde o saatin geçmesini beklemek, zamanı bir hesaplaşmadan ziyade bir “içsel sorgulamaya” dönüştürür.

Yalnızlığın getirdiği o derin sorgulama kişiden kişiye değişir.

31 Aralık akşamı aslında bir iç dökme ve muhasebe vaktidir. Dışarıdaki gürültünün aksine, insanın kendi içine döndüğü o sessiz an çok kıymetlidir.

Bu "hesaplaşma" her zaman bir pişmanlık değil, aksine bir farkındalık yolculuğudur.

İnsan kendine şu soruları sorar:

"Bu yıl bana neler verdi? Hangi fırtınalardan sağ çıktım? Hangi hatalarım bana yeni bir şey öğretti?"

"Hatalarımı ve eksiklerimi görüyorum."

Bu, insanın kendini dövmesi değil, kendini tanımasıdır.

"Tüm yorgunluklara rağmen buradayım, nefes alıyorum ve ayaktayım." Bu, en büyük zaferdir.

"Öğrendiklerimle cebimi doldurdum, şimdi yeni bir yolculuğa hazırım."

Bilindiği gibi, "bugüne eriştim" diyebilmek aslında başlı başına bir kutlama nedenidir.

İnsan geçmişin filmini geri sarar; kısa ya da uzun gözden geçirir. Verilen kararları, kopan bağları, gidenleri ve kalanları düşünür.

"Nerede yanlış yaptım?" ya da "Yaşam beni neden buraya getirdi?" soruları zihni yorar. Birçok anıyı, kişileri, olayları yeniden anımsamak istemez, unutmak ister.

Dışarıdan gelen bir kahkaha sesi veya bir havai fişek parıltısı, “içerideki sessizliği” daha da koyulaştırır.

Dünyanın geri kalanı "biz" iken, o an "ben" kalmanın ağırlığı çöker.

Eskiden televizyonları “yılbaşı eğlence programları” vardı; bu programlara bakanlar çok olurdu…

"Bir sonraki yıl da mı böyle olacak?" düşüncesi, umudun önüne set çekebilir, hüzünlenebilir.

Bu insanların içinde hem bir huzur hem de bir burukluk aynı anda bulunabilir.

Sağlığı yerinde olan, ama kimsesi olmayan biri, bir yandan haline “şükrederken” bir yandan da insan doğası gereği “paylaşma” gereksinimi açlığını çeker.

Çünkü mutluluk, “paylaşıldığında” gerçekliğini hissettirir.

Bu anlarda belki de en büyük avuntu "insanlığın ortak kaderi"ni anımsamaktır.

O gece dünyanın birçok yerinde aynı burukluğu yaşayan milyonlarca kalp olduğunu bilmek, o görünmez bağla yalnızlığı biraz olsun hafifletebilir.

Bu derin empatiyi sizler de kurabiliyor musunuz?

Bu tür gecelerde toplum olarak bu "görünmez" olanlara ulaşmak, o burukluğu biraz olsun dindirmek için neler yapabiliriz?

Ya da o yalnızlık anında insanın kendine söyleyebileceği en anlamlı “avuntu sözleri” ne olabilir?

Yılbaşı akşamında yaşlıları, kimsesizleri, yalnızları anımsayıp onlara çağırıda bulunan kuruluşlara ise saygı duyarız.

Parıltılı reklamların, lüks kutlamaların ve tüketim çılgınlığının bu kadar ön planda olduğu bir gecede; gözden ırak olanı gönülde tutan o sesler, “toplumun vicdanını” temsil eder.

Yardım derneklerinin, kuruluşların ve gönüllülerin yaptığı çağrılar sadece bir yardım çağırısı değil, aynı zamanda bir "anımsama"dır. Bir yerlere var olan bu insanlara uzatılan eller toplumun ortak çağırısı gibidir.

Bize; başarının, paranın veya görkemli sofraların ötesinde, insanın insana olan borcunu hatırlatırlar.

Bu çağrıların toplum için büyük değeri vardır.

Görünmez olanı görünür kılmak: Bakımevlerinde, hastanelerde veya tek göz odalı evlerde “sessizce” saatin dolmasını bekleyenleri gündeme taşımak, toplumsal bir körlüğü engeller.

Yalnızca kendi mutluluğuna odaklanan bireyi, "Sen gülerken yanı başında hüzünlenen biri var" diyerek daha derin bir insanlığa çağırıda bulunur.

Yapılan bir telefon araması, gönderilen bir çiçek ya da bir kap sıcak yemek; yalnız kalmış birine

-"Hala anımsanıyorsun, hala bu dünyanın bir parçasısın" mesajını verir.

Bu ise bazen ilaçtan daha şifalıdır.

Bu kuruluşlara saygı duymamak elde değil. Onlar, yılın en "bireysel" görünen gecesini, en "toplumsal" ve en "şefkatli" anına dönüştürmeye çalışıyorlar.

Bir yaşlının elini tutan veya bir kimsesizin kapısını çalan her el, aslında o geceyi gerçekten "yeni ve temiz bir başlangıç" kılan eldir.

Bu konudaki duygusallık, aslında bu tür iyilik hareketlerinin en büyük yakıtı olan o toplumsal duyarlılığın bir yansımasıdır.

Öte yandan yine de en yakınlarınızı, ailenizi bu özel günde sakın unutmaya kalmayın. Aranızdaki ilişki çok yakın olmasa bile yine de onları anımsayın, elinizden gelen varsa yapmaya çalışın.

.    Öğretmen Gönen ÇIBIKCI, 2025.12.22, İS.

.      YAZININ TÜMÜNÜ OKUYUNUZ:

.    (YZ destekli araştırma ve incelemeye dayanan yazım.)

MUTLU OLMAK

 .   MUTLU OLMAYI İSTERKEN

Bir yerde okudum: “Antik Roma şairi Horatius "Mutlu olmayı yarına bırakmak, karşıya geçmek için nehrin durmasını beklemeye benzer. Oysa nehir akmaya devam eder...” demiş.

Horatius’un bu sözü “erteleme hastalığına” ve yaşamın doğasına dair yapılmış en “zamansız” saptamalardan biridir.

Nehir, “yaşamın” kendisidir; dinamiktir, durmaksızın akar ve bizim planlarımıza göre yolunu “değiştirmez”.

Çoğumuz "Şu iş bitsin sonra mutlu olacağım", "Borçlar kapansın sonra dinleneceğim" veya "Çocuklar büyüsün sonra kendime vakit ayıracağım" deriz. Horatius’un köylüsü gibi, suyun çekilmesini bekleriz. Ancak yaşam, sorunların tamamen bittiği bir "kuraklık" dönemi vaat etmez.

Koşulların mükemmelleşmesini beklemek bir hayaldir

Biz nehrin durmasını beklerken hem nehir eski nehir olmaktan çıkar hem de biz “eski biz” olmayı bırakırız. Yarın geldiğinde, bugünkü heyecanımızı veya enerjimizi bulamayabiliriz.

Eğer karşıya geçmek istiyorsak, ıslanmayı göze almamız gerekir. Mutluluk nehrin ötesindeki kıyıda bizi bekleyen sabit bir “nesne” değil, akıntının içinde “dengede kalabilme” becerisidir.

Mutluluk bir yaşamda kalma ve daha iyisini isteme ve huzur bulma biçimidir.

Bu sözün sahibi olan Horatius, aynı zamanda ünlü “günü yakala” felsefesinin de babasıdır.

"Günü yakala" demek, sadece eğlenmek değil, içinde bulunulan “anın” sorumluluğunu alıp onu "yaşanır" kılmaktır.

Nehir asla durmayacak. Eğer karşı kıyıya geçmek istiyorsak, akıntıya “rağmen” suya girmeli ve yüzmeyi “öğrenmeliyiz”.

Mutluluğu ertelemeyin, demek çok kolay. Nasıl olacak?

İnsan nasıl düşünmeli ve davranmalıdır? Yaşam koşulları nasıl olmalıdır?

"Mutlu ol" demek, birine "fırtınada ıslanma" demek kadar soyut kalabiliyor.

Ekonomik zorluklar, kişisel sorumluluklar ve belirsizlikler varken, çaresiz kalmışken…

Ancak mutluluk bir sonuç değil, bir “zihinsel” ve “stratejik” bir yaşam biçimidir.

Mutluluğu ertelememek için “somut” adımları atmak ve iç dünyamızı ona göre bir düzene sokmamız gerekir.

Mutluluk sanıldığı gibi “maddi varlıkla”, “parayla, mülkle” olacak bir durum “değildir”.

İnsan zihni genellikle "Eğer ... olursa, mutlu olacağım" şeklinde şartlı bir yapı kurar.

Bu tuzağı kırmak için düşünce biçiminizi "Eğer"den "Rağmen"e taşımalıyız.

Yaşamın %100 sorunsuz olduğu bir an “hiç gelmeyecek”.

Zihninizi, kargaşalıkların ortasında küçük bir “huzur adası” bulmaya alıştırmalısınız. Mükemmel olmayı terk edin: 

Yaşadığınız zorlukları "mutluluğun önündeki engel" olarak değil, "yaşamın ayrıntıları" olarak görün.

Ayrıntılar değişir, ama oyun devam eder.

Mutluluğu büyük bir olay olarak beklemek yerine, onu küçük parçalara ayırabiliriz. (piyango çıkması, terfi almak)

Gün içinde sizi 5 dakika bile olsa “iyi hissettiren” şeyleri birer "görev" gibi ciddiye alın. (iyi bir kahve, bir şarkı, sevdiğiniz biriyle kısa bir sohbet)

Mutluluk genellikle zamanın nasıl geçtiğini “anlamadığımız” anlarda gizlidir.

Sizi zorlayan ama yeteneklerinize uygun bir uğraş zihni "şimdi"ye getirir. (hobiler, yazı yazmak, bir şeyler tamir etmek)

"Bir gün yaparım" dediğiniz o küçük yürüyüşü veya o aramayı bugün yapın. Bekleyen her küçük iş, zihinde bir enerji kaçağıdır.

Yapmak istediklerimizi, bizi mutlu edecek “şeyleri” geriye atmadan uygulamaya çalışın.

Yaşam koşullarının mutluluk üzerindeki etkisi “yadsınamaz”, ancak bu etki sanıldığından “daha sınırlıdır”.

Elbette barınma ve beslenme gibi temel ihtiyaçların karşılanması gerekir.

Ancak bir kez "güvenli" bölgeye geçildiğinde, eşyaların artması mutluluğu artırmaz; aksine onların bakımı ve korunması kaygıyı artırır.

Daha da çok ve kaliteli “şey”ler istenmeye başlanır. Maddi istekler hep çoğalır.

Koşullarınızı iyileştirmek istiyorsanız “eşya biriktirmek” yerine “insan biriktirin” diye söylenilen bir tanımlama var ya işte öyle… İyi insanlarla tanışıp, güvenilir, sıcak dostluklar edinin.

Güçlü toplumsal bağlar, sıcak dostluklar zor zamanlarda nehrin akıntısına karşı bize yardımcı olacak en sağlam halatınızdır.

Karmaşık bir yaşam, sürekli karar yorgunluğu demektir. Yaşam alanınızı ve günlük düzenli yapılanları ne kadar sadeleştirirseniz, “mutluluğa” o kadar “yer açılır”.

Irmaktan karşıya geçmek için suyun azalmasını “beklemek yerine” şunu yapabilirsiniz: 

Bugün dizlerinize kadar suya girin. Ve adım adım, az az da olsa ilerlemeye ve tüm bedeninizi kullanmaya çalışın. Eğer ister ve çabalarsanız karşıya geçebilirsiniz.

Eğer hedefimiz mutlu olmak ise bunun için kendimizi ruhen ve zihnen hazırlamalı ve geliştirmeliyiz.

Yaşadığımız çevre, aile, toplum ve ülke de insanların “genel mutluluğunu” doğrudan etkiler.

Kendinize şu soruyu sorun: "Yaşamımın tüm sorunları çözülmeden, sadece “şu anki koşullarım” dahilinde bugün kendimi 15 dakika bile olsa nasıl 'yaşıyor' hissedebilirim?"

Mutluluğun dayandığı temel alan, oluşması ve elde edilmesi görüldüğü gibi zihnimize, ruhumuza ve öz benliğimize bağlıdır.

Sorunlar, çaresizlikler, sıkıntılar “elimizden geldiğince” analitik düşünce yolu ile “sıralı bir sorgulama” ve inceleme ile ele alınmalıdır. Karışıklıklarla dolu bir düşünce sitemi huzursuzluk yaratır ve mutlu olmamıza engel olur.

Bunun için iç dünyamızı dengeli, huzurlu ve sakin bir düzene sokmalıyız. Devamlı bir konuyu, bir olayı zihnimizde evirip, çevirip, düşünür isek sağlığımız bozulur.

Mutlu insanlar ile “mutluluklar ülkesi” oluşabilir; biz de birey olarak bunu istemeli ve hedefleyip, çabalamalı, üretmeli ve “kendimizi geliştirmeliyiz”.

.    Öğretmen Gönen ÇIBIKCI, 2025.12.22, İS.

.      YAZININ TÜMÜNÜ OKUYUNUZ:

.  (YZ destekli araştırma ve incelemeye dayanan yazım.)