20 Mart 2026 Cuma

MEYDANLAR KALABALIK

 .   MEYDANLAR KALABALIK, GÖNÜLLER TENHA:
.  Bugün Ramazan Bayramı. Yoğun geçen bir Ramazan ayından sonra gelen bayramda insanlar hangi duygu ve düşünceleri taşıyor?
Ramazan Bayramı, bir aylık bedensel ve ruhsal arınma sürecinin ardından gelen, toplumsal dayanışmanın ve iç huzurun doruğa çıktığı özel bir eşiktir.
Geleneksel bayram anlayışımızda "sofra", sadece karnın doyduğu bir yer değil, gönüllerin birleştiği, kırgınlıkların onarıldığı ve aidiyetin pekiştiği kutsal bir mekândı.
Ancak bu yılki “Ramazan Bayramı”, bize toplumsal yapımızdaki “tuhaf bir paradoksu” tüm çıplaklığıyla gösterdi:
Kamusal bir “şölenin coşkusu” ile “bireysel bir yalnızlığın” sessizliği aynı anda yaşanıyor.
Belediyelerin, vakıfların ve hayırseverlerin kurduğu, binlerce insanın aynı anda kaşık salladığı o devasa sofralar, ilk bakışta muazzam bir dayanışma tablosu çiziyor.
Modern insanın, beton yığınları arasında kaybettiği "biz" duygusunu aradığı bu meydanlar, bir tür kolektif terapi alanı gibi.
Ancak seve seve gelen bu kalabalıklar, ne kadar samimi bir bağın eseri?
Meydanlardaki bu "görsel" kalabalığın aksine, “aile içi iletişim”, komşuluk ve akrabalık ilişkilerinde ciddi bir erozyon, bir kopuş yaşanıyor.
Bayramlarda kapısı çalınmayan büyükler, bir telefon araması yerine "toplu mesajla" geçiştirilen akrabalar ve aynı evin içinde birbirine yabancılaşmış bireyler...
Sosyal medya üzerinden birbirimizin hayatını izlemek, "görüşme" ihtiyacını ortadan kaldıran bir yanılsama yaratıyor. Artık merak etmiyoruz, çünkü ekranda görüyoruz.
Aile içi bağlar, yerini statü ve tüketim odaklı bir rekabete bıraktığında, bayram ziyaretleri bir huzur vesilesi olmaktan çıkıp bir "hesaplaşma" alanına dönüşüyor.
İftarın ve bayramın İslam düşüncesindeki asıl amacı “nefis terbiyesi, tevazu” ve "öteki" ile hemhal olmaktır.
Oysa günümüzde bayramlaşma, bir "içsel hesaplaşma"dan ziyade bir "dışsal gösteriye" dönüşme tehlikesiyle karşı karşıya…
Meydanlardaki kalabalık sofralar toplumsal bir vicdanı temsil etse de, bu vicdanın “evlerimize, akraba ilişkilerimize ve komşu kapılarına” sızmadığı sürece “eksik” kalacağı aşikâr.
Bugün "herkesin istediği gibi davrandığı", bağların zayıfladığı bir dönemden geçiyoruz.
Ancak unutulmamalıdır ki; bir toplumu ayakta tutan şey meydanlardaki kalabalık yemek organizasyonları değil, o yemekten sonra gidilen bir "hatır sorma" ziyareti, “içten bir ses” tonuyla yapılan görüşmeler, aramalardır.
Oruç tutulan bir günün ardından iftar açmak için bir araya gelmeyi çok “aşırı bir gösterişe” çevirmek ne denli doğrudur?
İftar sofralarının asli amacından sapıp birer "gösteriş arenasına" dönüşmesi, hem dinsel hem de sosyolojik açıdan ciddi bir sapma olarak değerlendirilebilir.
İslam inancında oruç; nefis terbiyesi, tevazu ve aç olanın halinden anlamak üzerine kuruludur.
Gün boyu aç kalarak "yoksunluğu" tecrübe eden birinin, akşamında lüks otellerde veya aşırı israflı sofralarda "bolluğu" sergilemesi, “ibadetin özüyle çelişir”.
"Yiyiniz, içiniz fakat israf etmeyiniz" düsturu, bu tür şatafatlı sofralarda genellikle göz ardı edilir.
Dinsel bir ritüelin, “gösteriş tüketimine” alet edilmesi, “manevi derinliği zedeler”.
Bu devasa ve şatafatlı organizasyonların arkasında genellikle belirli "yarar" mekanizmaları işler:
Kalabalık meydan sofraları, "halkla iç içe olma" imajını pekiştirmek için güçlü bir “görsel araçtır”.
Katılımın yüksekliği, bir “güç ve destek” gösterisi olarak siyasi haneye yazılır.
"Halka açık iftar" adı altında yapılan etkinlikler, markaların veya kurumların sosyal sorumluluk maskesi altında yürüttüğü etkili birer reklam kampanyasına dönüşebilir.
Lüks otel ve restoranlar için Ramazan ayı, "iftar menüleri" üzerinden yüksek kâr marjlarının yakalandığı bir ticari sezondur.
Bazı “kişisel iftar davetleri”, muhtaçları doyurmaktan ziyade; "kimleri davet edebildiğini" göstererek çevreye nüfuz ve güç sinyali verme amacını taşır.
İbadetin bireysel ve içsel yönü kaybolur; yerini dış dünyaya verilen "ben dindarım" veya "ben hayırseverim" mesajına bırakır.
Bu şatafatlı sofraları gören ancak oraya dahil “olamayan” gerçek ihtiyaç sahiplerinde, dayanışma duygusundan ziyade bir "ezilmişlik" veya "imrenme" duygusu uyanabilir.
Haklısınız, herkes kendi dinsel anlayışına göre istediği biçimde ibadet edebilir, kimseye karışılmaz, akıl verilmez.
Modern dünyada “algı yönetimi” her alana sızmış durumda.
İftar sofraları da ne yazık ki bazen “manevi” bir duraktan ziyade, kitleleri belirli bir yöne kanalize etmek veya bir “imajı parlatmak” için kullanılan bir “enstrümana” dönüştürülüyor.
Bu durum, toplumdaki “samimiyet krizini” daha da derinleştiriyor.
Ben hem kendi duygumu, hem de birçok insanın bu durum karşısında nasıl etkilendiğini saptamak istedim.
Bayramınız kutlu olsun.
Daha nice sağlıklı, huzur dolu, mutlu bayramlara erişmenizi diliyorum.
.  Öğretmen GÖNEN ÇIBIKCI, 2026.03.20, SW.
.      YAZININ TÜMÜNÜ OKUYUNUZ:

(AI-YZ destekli kişisel araştırma ve değerlendirmeme dayanan özgün bir çalışmadır.)