. MEYDANLAR KALABALIK, GÖNÜLLER TENHA:
. Bugün Ramazan Bayramı. Yoğun geçen bir
Ramazan ayından sonra gelen bayramda insanlar hangi duygu ve düşünceleri
taşıyor?
Ramazan
Bayramı, bir aylık bedensel ve ruhsal arınma sürecinin ardından gelen,
toplumsal dayanışmanın ve iç huzurun doruğa çıktığı özel bir eşiktir.
Geleneksel
bayram anlayışımızda "sofra", sadece karnın doyduğu bir yer değil,
gönüllerin birleştiği, kırgınlıkların onarıldığı ve aidiyetin pekiştiği kutsal
bir mekândı.
Ancak
bu yılki “Ramazan Bayramı”, bize toplumsal yapımızdaki “tuhaf bir paradoksu”
tüm çıplaklığıyla gösterdi:
Kamusal
bir “şölenin coşkusu” ile “bireysel bir yalnızlığın” sessizliği aynı anda
yaşanıyor.
Belediyelerin,
vakıfların ve hayırseverlerin kurduğu, binlerce insanın aynı anda kaşık
salladığı o devasa sofralar, ilk bakışta muazzam bir dayanışma tablosu çiziyor.
Modern
insanın, beton yığınları arasında kaybettiği "biz" duygusunu aradığı
bu meydanlar, bir tür kolektif terapi alanı gibi.
Ancak
seve seve gelen bu kalabalıklar, ne kadar samimi bir bağın eseri?
Meydanlardaki
bu "görsel" kalabalığın aksine, “aile içi iletişim”, komşuluk ve
akrabalık ilişkilerinde ciddi bir erozyon, bir kopuş yaşanıyor.
Bayramlarda
kapısı çalınmayan büyükler, bir telefon araması yerine "toplu
mesajla" geçiştirilen akrabalar ve aynı evin içinde birbirine
yabancılaşmış bireyler...
Sosyal
medya üzerinden birbirimizin hayatını izlemek, "görüşme" ihtiyacını
ortadan kaldıran bir yanılsama yaratıyor. Artık merak etmiyoruz, çünkü ekranda
görüyoruz.
Aile
içi bağlar, yerini statü ve tüketim odaklı bir rekabete bıraktığında, bayram
ziyaretleri bir huzur vesilesi olmaktan çıkıp bir "hesaplaşma"
alanına dönüşüyor.
İftarın
ve bayramın İslam düşüncesindeki asıl amacı “nefis terbiyesi, tevazu” ve
"öteki" ile hemhal olmaktır.
Oysa
günümüzde bayramlaşma, bir "içsel hesaplaşma"dan ziyade bir
"dışsal gösteriye" dönüşme tehlikesiyle karşı karşıya…
Meydanlardaki
kalabalık sofralar toplumsal bir vicdanı temsil etse de, bu vicdanın “evlerimize,
akraba ilişkilerimize ve komşu kapılarına” sızmadığı sürece “eksik” kalacağı
aşikâr.
Bugün
"herkesin istediği gibi davrandığı", bağların zayıfladığı bir
dönemden geçiyoruz.
Ancak
unutulmamalıdır ki; bir toplumu ayakta tutan şey meydanlardaki kalabalık yemek
organizasyonları değil, o yemekten sonra gidilen bir "hatır sorma"
ziyareti, “içten bir ses” tonuyla yapılan görüşmeler, aramalardır.
Oruç
tutulan bir günün ardından iftar açmak için bir araya gelmeyi çok “aşırı bir
gösterişe” çevirmek ne denli doğrudur?
İftar
sofralarının asli amacından sapıp birer "gösteriş arenasına"
dönüşmesi, hem dinsel hem de sosyolojik açıdan ciddi bir sapma olarak
değerlendirilebilir.
İslam
inancında oruç; nefis terbiyesi, tevazu ve aç olanın halinden anlamak üzerine
kuruludur.
Gün
boyu aç kalarak "yoksunluğu" tecrübe eden birinin, akşamında lüks
otellerde veya aşırı israflı sofralarda "bolluğu" sergilemesi, “ibadetin
özüyle çelişir”.
"Yiyiniz,
içiniz fakat israf etmeyiniz" düsturu, bu tür şatafatlı sofralarda
genellikle göz ardı edilir.
Dinsel
bir ritüelin, “gösteriş tüketimine” alet edilmesi, “manevi derinliği zedeler”.
Bu
devasa ve şatafatlı organizasyonların arkasında genellikle belirli "yarar"
mekanizmaları işler:
Kalabalık
meydan sofraları, "halkla iç içe olma" imajını pekiştirmek için güçlü
bir “görsel araçtır”.
Katılımın
yüksekliği, bir “güç ve destek” gösterisi olarak siyasi haneye yazılır.
"Halka
açık iftar" adı altında yapılan etkinlikler, markaların veya kurumların
sosyal sorumluluk maskesi altında yürüttüğü etkili birer reklam kampanyasına
dönüşebilir.
Lüks
otel ve restoranlar için Ramazan ayı, "iftar menüleri" üzerinden
yüksek kâr marjlarının yakalandığı bir ticari sezondur.
Bazı
“kişisel iftar davetleri”, muhtaçları doyurmaktan ziyade; "kimleri davet
edebildiğini" göstererek çevreye nüfuz ve güç sinyali verme amacını taşır.
İbadetin
bireysel ve içsel yönü kaybolur; yerini dış dünyaya verilen "ben
dindarım" veya "ben hayırseverim" mesajına bırakır.
Bu
şatafatlı sofraları gören ancak oraya dahil “olamayan” gerçek ihtiyaç
sahiplerinde, dayanışma duygusundan ziyade bir "ezilmişlik" veya
"imrenme" duygusu uyanabilir.
Haklısınız,
herkes kendi dinsel anlayışına göre istediği biçimde ibadet edebilir, kimseye
karışılmaz, akıl verilmez.
Modern
dünyada “algı yönetimi” her alana sızmış durumda.
İftar
sofraları da ne yazık ki bazen “manevi” bir duraktan ziyade, kitleleri belirli
bir yöne kanalize etmek veya bir “imajı parlatmak” için kullanılan bir “enstrümana”
dönüştürülüyor.
Bu
durum, toplumdaki “samimiyet krizini” daha da derinleştiriyor.
Ben
hem kendi duygumu, hem de birçok insanın bu durum karşısında nasıl
etkilendiğini saptamak istedim.
Bayramınız
kutlu olsun.
Daha
nice sağlıklı, huzur dolu, mutlu bayramlara erişmenizi diliyorum.
. Öğretmen GÖNEN ÇIBIKCI, 2026.03.20, SW.
. YAZININ TÜMÜNÜ OKUYUNUZ:
(AI-YZ destekli kişisel araştırma ve değerlendirmeme dayanan özgün
bir çalışmadır.)