. İFTAR DÜZENLEMELERİ: TOPLU İFTARLAR
Kentlerde
meydanlarda hazırlanan ve “herkese” yönelik çağırıda bulunulan
"iftar" düzenlemeleri hangi tarihten bu yana uygulanmaktadır?
.
Büyük salonlarda verilen iftar sofraları kimleri davet eder; oraya
gidenler, katılımcılar hangi duyguları taşır?
. Bu
düzenlemeyi yapan belediyeler ya da kuruluşlar hangi düşünce ile bu girişimde
bulunmaktadır?
.
Halk böyle bir uygulama karşısında hangi duyguları taşıyor ve
ne düşünüyor olabilir?
Kent meydanlarında
kurulan geniş sofralar ve "herkese açık" iftar davetleri, modern
Türkiye'nin sosyal ve kültürel dokusunun önemli bir parçası haline geldi.
"Sokak
iftarları" veya "meydan iftarları" olarak adlandırılan, yerel
yönetimlerin (belediyelerin) organize ettiği bu geniş çaplı uygulamalar, 1990’lı
yılların ortalarından itibaren yaygınlaşmaya başlamıştır.
İlk örnekleri İstanbul’da ilçe belediyeleri
tarafından başlatılmış, 2000’li yılların başında ise bir "gelenek"
halini alarak tüm Türkiye’ye yayılmıştır.
Eskiden daha çok kapalı
mekanlarda veya aşevlerinde yapılan yardımlar, bu tarihten sonra "kamusal
alanda birlikte olma" vizyonuyla meydanlara taşınmıştır.
Büyük salonlarda
(oteller, kültür merkezleri vb.) verilen iftarlar genellikle “protokol ve
temsil” odaklıdır.
Kimler Davet Edilir?
Siyasi temsilciler, iş dünyası, sivil toplum kuruluşu liderleri, sanatçılar,
akademisyenler ve bazen de o kurumun paydaşları (çalışanlar, üyeler).
Katılımcıların
Duyguları: Prestijli bir organizasyonda bulunmanın getirdiği memnuniyet… Bir
grubun parçası olduğunu hissetmek. Sosyal ve profesyonel ilişkileri geliştirme
isteği….
Sokaktaki görülen samimiyetten
ziyade, burada salonlarda daha çok nezaket ve kurumsal temsil duyguları ön
plandadır.
Belediyelerin ve kuruluşların
motivasyonu:
Bu organizasyonları
düzenleyen kurumlar genellikle üç temel düşünceyle hareket ederler: "Paylaşan
kurum" imajını güçlendirmek ve toplumsal barışa katkı sunmak. Özellikle
belediyeler için halkla doğrudan temas kurma, "ulaşılabilir olma"
mesajı verme isteği… Eski Ramazan geleneklerini (direkler arası, mahalle
kültürü vb.) modernize ederek şehre bir kimlik kazandırmak
Halkın bakış açısı ve
duyguları bu uygulamalara yaklaşımı genellikle iki ana eksende toplanır:
Zengin-fakir ayrımı
gözetmeksizin aynı sofrada oturmanın verdiği manevi huzur.
Özellikle öğrenciler,
yalnız yaşayanlar veya yolda kalanlar için “sıcak bir yemek” ve topluluk duygusu...
Bazı yurttaşlar” ise bu
harcamaların daha “kalıcı” sosyal yardımlara (eğitim, altyapı) aktarılması
gerektiğini düşünerek "gösteriş" eleştirisi yapar.
Meydan iftarları, “orucun
bireysel bir ibadet” olmaktan çıkıp kolektif bir “kent festivaline” ve
dayanışma ayinine dönüştüğü alanlardır.
Bu düzenlemeyi yapan
belediyeler ve kuruluşlar böyle bir gösteriş yapıyor, kendi reklamlarını
yapıyor durumuna düşer.
Bu madalyonun öteki
yüzü ve toplumda en çok tartışılan konulardan biri de tam olarak bu.
Bu tür organizasyonlara
sadece "yardımlaşma" penceresinden bakmak, tablonun bir kısmını eksik
bırakır.
İftar sofraları birer "halkla
ilişkiler" ve “reklam çalışmasına” dönüşebiliyor.
Belediye başkanlarının
dev iftar sofralarında, devasa ekranların önünde konuşma yapması ve masaları
tek tek gezerek fotoğraflar çektirmesi, bir tür “yerel siyaset kampanyasıdır”.
Binlerce kişiye aynı
anda "ulaşmak" ve o sofranın "ev sahibi" gibi görünmek,
seçmen nezdinde “güçlü bir figür” imajı çizer.
Bardaklardan
peçetelere, masa örtülerinden sahneye kadar her yerde kurum logosunun
bulunması, hizmetin kimin tarafından verildiğini hafızalara kazıma amacı taşır.
Bunu çevre sağlığına olumsuz etki olarak görmek gerekir.
Geleneksel
değerlerimizde "sağ elin verdiğini sol el görmesin" prensibi varken,
bu sofralar doğası gereği çok görünürdür.
Bazı yurttaşlar bu
durumu, "insanların gereksinimlerini bir şova dönüştürmek" olarak
eleştirir.
Kameralar önünde yemek
yiyen kalabalıkların görüntülenmesi, yardım alan kişilerin mahremiyetini
zedeleyebilir ve bu durum bir "hayır işi"nden ziyade bir
"gösteri" algısı yaratabilir.
Eleştirel bakan
kesimlerin en büyük açıklaması şudur:
-"Lüks otel
salonlarında veya meydanlardaki bu tek gecelik organizasyonlara harcanan
milyonlarca lira, yıl boyunca ihtiyaç sahiplerine sürdürülebilir
yardımlar (burs, kira desteği, istihdam) olarak verilemez mi?"
Bu durumda,
belediyelerin bütçesini "hizmet" yerine "reklam ve temsil"
için kullandığı düşüncesi ağırlık kazanır.
Belediyeler arasında
bazen "en uzun iftar sofrası" veya "en çok katılımlı iftar"
gibi gizli bir rekabet yaşanır.
Bu da odak noktasının
Ramazan'ın “amacından ve maneviyatından” çıkıp, “niceliksel bir güç gösterisine”
kaymasına neden olur.
Bu uygulamalar hem bir
"toplumsal buluşma" olanağı sağlar hem de kurumlar için bulunmaz bir
"reklam platformu" oluşturur. Çoğu zaman bu iki amaç iç içe geçer.
Eskiden varlıklı
aileler kendi evlerinde yoksul kişileri davet eder ve birlikte iftar açarlardı.
Konuklara evden ayrılırken küçük armağanlar verilirdi: Diş kirası.
"Diş Kirası" geleneği,
günümüzdeki o “devasa” meydan iftarlarının veya otel salonlarındaki protokol
yemeklerinin aksine, “inceliğin ve gerçek” konukseverliğin zirvesidir.
Bugünkü
"gösteriş" eleştirilerine en güzel tarihsel yanıtı aslında bu
gelenek, veriyor.
Aradaki farkları ve bu
geleneğin ruhunu şöyle özetleyebiliriz:
Osmanlı döneminde
varlıklı konaklarda verilen iftarlarda, ev sahibi gelen misafirlere (özellikle
de yoksul olanlara) ayrılırken kadife keseler içinde gümüş akçeler, altın
paralar veya kıymetli tespihler, mendiller “armağan” ederdi.
Ev sahibi şunu demek
isterdi:
-"Siz benim
davetime karşılık verdiniz, evime bereket getirdiniz ve benim yemeklerimi
yerken dişlerinizi yordunuz. Bu hediye, dişlerinizin yorulmasının
kirasıdır."
Yoksul konuğa doğrudan
"sadaka" verip onu mahcup etmek yerine, ona bir "hizmet
bedeli" ödüyormuş gibi yaparak onurunu korurdu.
Bu eski gelenekle
bugünkü belediye iftarlarını kıyasladığımızda ortaya çok temel bir fark
çıkıyor:
Eskiden zengin ile
yoksul aynı sofrada diz dize oturur, aynı kaptan yemek yerdi.
Bugün ise zenginler
kendi aralarında "protokol iftarları" yaparken, yoksullar
meydanlardaki toplu yemeklere yönlendiriliyor.
Diş kirasındaki o
"zarif teşekkür" duygusunun yerini, ne yazık ki bazen
"lütfetme" veya "reklam yapma" duygusu aldı.
Aslında bazı sivil
toplum kuruluşları hala "Çat Kapı İftar" gibi projelerle bu ruhu
yaşatmaya çalışıyor; ancak TV kameraları işin içine girdiğinde, o eski
"diş kirası"ndaki sessiz ve “asil nezaket” ne yazık ki olmuyor.
Bugün bir belediye
başkanı, siyasetçi ya da iş insanı, kendi reklamını yapmadan, evinin kapısını
tanımadığı birine açıp "diş kirası" verse, bu toplumda nasıl
karşılanırdı?
Toplumda birçok gelenek
kendi değerleri ile vardır. İçerisinde ahlaksal” özellikler taşırlar.
Toplumun yozlaşmaması,
ahlaksal olarak değer yitirmemesi, tüketim toplumunun bağımlısı olmaması, çıkar
ve gösteriye dönük olmaması gerektiğini anlamayabilmemiz çok önemlidir
Yaşamın her alanında
yurttaşlarımızın sağlıklı, bilgili, güzel ahlaklı ve bilinçli olması için gayret
göstermeliyiz:
Her türlü yozlaşma, ilkellik,
görgüsüzlük, cahillik, şımarıklık, gösteriş, edep tanımamak, kural tanımamak
toplumun tümünü etkiler ve büyük olumsuzluklar getirir.
. Öğretmen GÖNEN ÇIBIKCI, 2026.03.02, SW.
. YAZININ TÜMÜNÜ OKUYUNUZ:
(AI-YZ destekli kişisel
araştırma ve değerlendirmeme dayanan özgün bir çalışmadır.)