. EN ÖNEMLİ OLAN NEDİR?
. Bir toplum, bir
ülke için en önemli olan ve asla vaz geçilmeyecek olan nedir? Ekonomik varlık
mı, doğa mı, insanların akıllı ve zeki olması mı ya da her konuda adaletli ve
eşitlik üzerine bir yönetim mi
Bir toplumun ya da ülkenin varlığını sürdürebilmesi ve
gerçekten "insanca" yaşanabilir bir düzen kurabilmesi için saydığınız
unsurların hepsi şüphesiz çok değerlidir.
Ancak o "asla vazgeçilemeyecek olan en önemli
temel" üzerine düşündüğümüzde, karşımıza bir hiyerarşi çıkar.
Bu unsurları bir binanın parçalarına benzetirsek, her
birinin yeri ve önemi farklıdır.
Doğa, her şeyin fiziksel olarak var olabilmesi için ilk
ve en temel şarttır.
Temiz suyun, solunacak havanın, ekip biçilecek toprağın
olmadığı bir yerde ne insandan, ne ekonomiden ne de yönetimden söz edilebilir.
Doğa, yaşamın biyolojik zeminidir. Ancak doğa tek başına
bir "toplum düzeni" ya da "uygarlık" kurmaz; o, üzerinde
yaşayacağımız evi ve hammaddeleri sağlayan bir temeldir.
İnsanların akıllı ve zeki olması, o toplumun potansiyel
gücüdür.
Bilimi üreten, doğayı koruyan ya da dönüştüren, ekonomik
değer yaratan şey insan aklıdır.
Zeka ve akıl, tek başına ahlaki bir pusulaya sahip
değildir. Doğru bir zeminle buluşmadığında, yüksek bir zeka “bencilce çıkarlara”,
“algı mühendisliğine”, “zihin yönetimine” ya da “gücün kötüye” kullanılmasına
da hizmet edebilir.
Zeka bir motor gücüdür, ama arabanın “hangi yöne”
gideceğini tek başına belirleyemez. Kimlerin yöneteceği çok önemlidir.
Ekonomik refah, bir toplumun “yaşam kalitesini” artıran,
onu dış dünyaya karşı güçlü kılan önemli bir araçtır. Ancak ekonomi bir amaç
değil, bir sonuçtur. “Doğru” işletilen bir aklın ve “adil bir sistemin”
ürettiği bir çıktıdır.
. “Adaletin” ve “liyakatin”
olmadığı bir yerde “ekonomik varlık” yalnızca belirli bir “azınlığın” elinde
toplanır ve bu da toplumu içten içe çürüten bir “sosyal şiddete” ve “huzursuzluğa”
yol açar.
Tüm bu unsurları bir arada tutan, onları anlamlı ve
sürdürülebilir kılan, “asla vazgeçilemeyecek” olan en yaşamsal harç, her konuda
“adaletli ve eşitlikçi” bir yönetimdir. Kurucu ve koruyucu sağlam, güvenilir
bir çatı herkes için gereklidir.
Adalet, yalnızca mahkeme salonlarında gerçekleşen hukuki
bir terim değildir; toplumsal yaşamın, devlet yönetiminin ve insan
ilişkilerinin omurgasıdır. En önemlisidir.
Adil bir yönetimde “liyakat” esastır. Akıllı, zeki ve
emek veren insanlar “hak ettikleri” konumlara gelirler. Adaletin olmadığı yerde
ise akıl ve zeka körelir, toplumun yetiştirdiği beyinler göç eder ya da
sessizliğe gömülür.
Doğanın talan edilmesini, kaynakların bencilce
tüketilmesini engelleyecek tek şey, “kamusal yararı” ve gelecek kuşakların
hakkını gözeten “adil bir düzen ve yasalardır”.
Güvenin, hukukun üstünlüğünün ve fırsat eşitliğinin
olduğu bir iklimde ekonomi kendiliğinden büyür ve en önemlisi bu zenginlik
toplumun geneline hakça dağılır.
Doğa bize yaşamı verir, akıl onu şekillendirir, ekonomi
onu kolaylaştırır.
. Ancak adalet,
tüm bunların insan onuruna yakışır bir şekilde, barış ve huzur içinde bir arada
var olmasını sağlar. Adaletin yok olduğu bir toplumda ne doğa korunabilir, ne
akıl değer görür, ne de ekonomik zenginlik huzur getirir.
Antik çağ filozoflarından bugüne uzanan o kadim tespit bu
yüzden hep geçerlidir: “Adalet mülkün (devletin/düzenin) temelidir.”
. İktidarı elinde
tutanlar ve ülkedeki yargı eğer "adalet" sağlayamazsa siyasi
partilerin var olması ne işe yarar?
Bir ülkede iktidar ve yargı mekanizması adaleti sağlama
işlevini yitirmişse, sistem ciddi bir meşruiyet krizi içine düşmüş demektir.
Bu durum, ilk bakışta "Madem adalet yok, o zaman
siyasi partiler ne işe yarıyor, hepsi sadece birer figüran mı?" sorusunu
çok haklı bir şekilde akla getirir.
Ancak siyasi partilerin varlığı, tam da adaletin ve
hukukun ortadan kalktığı ya da zedelendiği bu dönemlerde, “sistemin tamamen
çökmesini engelleyen” ve geleceğe dair “dönüşüm umudunu diri tutan” kritik
birer sigorta kutusudur.
İktidar ve yargı adaleti sağlayamadığında siyasi
partilerin varlık gerekçelerini ve ne işe yaradıklarını şu temel roller
üzerinden görebiliriz:
1. Meşru ve Barışçıl Mücadele Kanalları Oluşturmak
2. Kamusal Farkındalık ve Hafıza Yaratmak (Denetleme)
3. "Alternatif Düzen" ve Restorasyon Programı
Sunmak
4. Uluslararası ve Kurumsal Temsiliyet
. Eğer siyasi partiler olmasaydı, toplumda
adaletsizliğe karşı biriken öfke ve huzursuzluk, kendini ifade edecek yasal bir
mecra bulamazdı. Siyasi partiler; “toplumsal tepkiyi, eleştirileri ve değişim
talebini” organize ederek şiddetsiz, meşru ve sandık odaklı bir zeminde tutar.
Adaletsizliğe karşı “toplumsal patlamaları engelleyen”
yegane barışçıl supap onlardır.
. Partiler,
ellerindeki kürsü gücü, meclis önergeleri, raporlar ve medya araçları
sayesinde, “adaletsiz uygulamaları” gün yüzüne çıkarır.
Yargının sustuğu yerde, adaletsizliğin kaydını tutarlar
ve toplumsal belleğin silinmesini engellerler.
İktidarın her yaptığı uygulamanın "görünmez" ve
"tartışılamaz" olmasının önüne geçen en önemli kurumsal yapılardır.
Siyasi partiler sadece bugünü eleştirmek için değil, “yarını
inşa etmek” için vardır.
. Adaletin
kaybolduğu bir dönemde muhalif partiler; hukukun üstünlüğünün nasıl yeniden
tesis edileceğine, yargı bağımsızlığının nasıl sağlanacağına ve liyakat
sisteminin nasıl geri getirileceğine dair yeniden onarım programları hazırlar.
Topluma, "Bu adaletsiz düzen kader değil, alternatifi var" vizyonunu
sunarlar.
Bir ülkede yargı “bağımsızlığını yitirse” bile, o
ülkedeki çoğulcu siyasi parti yapısı, dış dünyaya ülkenin tamamen tek bir
fikirden ya da yapıdan ibaret olmadığını gösterir.
Siyasi partiler aracılığıyla toplumun farklı kesimleri “ulusal
ve uluslararası” düzeyde seslerini duyurmaya devam eder.
. Bir riziko
olarak "sistem içi figüranlık" tehlikesi: Madalyonun diğer yüzünü de
görmek gerekir.
Eğer siyasi partiler (özellikle muhalefet partileri)
adaletsizliğe karşı güçlü bir duruş sergileyemez, toplumsal talepleri organize
edemez ve yalnızca var olan meclisteki koltuk düzenini korumaya odaklanırlarsa,
halkın gözünde “işlevlerini yitirirler.
Bir ülkede adalet mekanizması çökmüşken siyasi partiler
etkili bir direnç ve çözüm üretemiyorsa, adeta adaletsiz bir sistemin
"demokrasi makyajı" haline gelme rizikosunu taşırlar. Toplumun
partilere olan güveninin sarsılması, kurumsal siyasete olan inancı bitirir.
. İktidar ve
yargı adaleti sağlayamadığında, siyasi partiler "umudun ve potansiyel
değişimin kurumsal kalesi" olarak yaşamsal bir öneme sahiptir.
Onların varlığı, adaletsizliğin kalıcı bir rejim haline
gelmesini zorlaştıran ve ilk demokratik fırsatta (seçimde) sistemin yeniden “hukuksal
ayarlarına” dönmesini sağlayacak olan köprüdür.
Partiler işlevini tam yapamadığında bile, onların varlıkları
“hiç olmamasından” her zaman daha iyidir; çünkü alternatifi tamamen kuralsız
bir güç çatışmasıdır.
Adaletin ve yargı bağımsızlığının “en önemli değerler”
olduğunu bilen, kavrayan ve bu uğurda mücadele veren “bilinçli yurttaşlarımız”
olmalıdır.
. Öğretmen GÖNEN ÇIBIKCI, 2026.05.23, SW.
. YAZININ TÜMÜNÜ OKUYUNUZ:
(AI-YZ destekli kişisel araştırma ve değerlendirmeme dayanan özgün
bir çalışmadır.)