SORGULAMAYAN, AKIL YÜRÜTMEYEN
. SORGULAMAYAN, AKIL YÜRÜTMEYEN KİTLELER .
. Ülkenin, toplumun durumunu, sorunlarını
görebilmek, doğru algılayıp, çözüm yolları aramak… birçok insan için söz konusu
bile değil.
. Yazılarımda ve gözlemlerimde sıkça
vurguladığım "eleştirel bakış açısı" eksikliği, kendi iradesini
kullanabilmesi insanın yaşamını zorlaştırıyor.
Hemen hemen her
şey dijital tekniklerle önümüze serildiğinde ve çok da kolaylaştıkça günümüz
bireyi kendini bu etki alanına bırakıyor.
Toplum,
gerçeklerle yüzleşmek yerine “parıltılı ama boş” meşguliyetlerle zaman
kaybederken, “zihinsel kapasitesini” de bu gerçekleri analiz etmek için değil,
onları “görmezden gelmek” için harcıyor.
Gerçekten de,
bilmenin ötesine geçip "gereğini yapma" sorumluluğu hissedilmedikçe,
bu tür uğraşlar yalnızca birer "zaman öldürme" pratiği olarak
kalacaktır.
"Ben"
merkezli yaklaşımı kırıp insanları yeniden “ortak ve rasyonel “bir paydada bir
araya getirecek olan nedir; yeni bir eğitim dili mi, yoksa krizin kapıyı daha
sert çalması mı?
Gerçekler
ağırlaştıkça ve birey bu gerçekleri değiştiremeyeceğine dair bir çaresizlik
hissetmeye başladıkça, enerjisini en zararsız ve en kontrol edilebilir alana
yönlendirir.
Ülkenin
ekonomik çöküşünü “durduramayan” kişi, balkonundaki çiçeği sulayarak veya
sosyal medyadaki dar grup etkileşimleriyle bir "başarı ve kontrol"
duygusu “tatmin” etmeye çalışır.
Bu, kolektif
bir sorundan bireysel bir “huzur alanına” kaçıştır.
Herkesin
"çok şey bildiği" sanrısı, aslında derinlemesine analizlerin yerini
alan yüzeysel sloganlardan ibarettir.
Bilgiye
erişimin bu kadar kolay ama nitelikli bilginin bu kadar az olduğu bir dönemde insanlar
yalnızca kendi fikirlerini onaylayan yankı odalarında yaşıyor.
Bu
"ben" merkezli yaklaşım, başkasını dinleme veya ortak bir akıl
yürütme becerisini yok ediyor.
Kimse kimseye
bir şey söyleyemiyor, çünkü herkes “zaten” kendi doğrusunun
"zirvesinde" oturuyor.
Kuşlar,
çiçekler veya magazinel gündemlerle sosyalleşmek, aslında derinlerdeki o “büyük
korkuyu” bastırmanın bir yoludur.
Ancak bu durum,
toplumsal bir “bellek kaybına” ve “tepkisizliğe” yol açar.
Gerçekler
konuşulmadıkça ve "aman tadımız kaçmasın" denilerek ötelenen her
sorun, aslında daha büyük bir gürültüyle geri dönmek üzere birikir.
Çünkü onlar her
şeyi hep “kulaktan, duyarak, görerek hazır alıp” kendilerine mal ettikleri için
başka insanların “eleştirel, sorgulayıcı, araştırıcı, analitik bakış
açısına, çabalarına ve emeklerine” dayanan fikirlerine önem bile vermezler.
Bu durum
toplumsal bir "zihinsel hazır yiyicilik" ve "entelektüel
sığlık" tablosunu çok açık bir şekilde ortaya koyuyor. Bu da, yalnızca bir
bilgi eksikliği değil, aynı zamanda bir “yöntem ve ahlak sorunudur”.
Kendi emeğiyle,
araştırmasıyla ve analitik süzgeciyle bir fikir inşa etmeyen kitlelerin, “başkalarının
bu uğurda harcadığı” mesaiyi anlamasını beklemek maalesef çok güçleşiyor.
Kulaktan dolma
bilgilerle veya görsellerle beslenen birey, bilginin kaynağına ve doğruluğuna
bakmaz; yalnızca o bilginin “kendi mevcut yargılarını” destekleyip
desteklemediğine bakar.
Bu "hazır
paket durumundaki düşünceler”, kişiye “zahmetsiz bir bilgelik” illüzyonu
sunar.
Emek verilmemiş
bilgi, kişiyi "her şeyi bilen" ama aslında "hiçbir şeyi
anlamayan" bir konuma hapseder.
Bir fikrin
arkasındaki araştırmayı, uykusuz geceleri ve eleştirel süzgeci görmezden
gelmek, aslında o fikrin “değerini düşürme” çabasıdır.
Çünkü o
derinliğe inmek, "ben" merkezli yaklaşımın “konforunu” bozar.
Eleştirel ve
analitik bakan biri, bu kitlelerin “yüzleşmekten korktuğu gerçekleri” ayna gibi
karşılarına diker.
Yalnızca
duyularıyla hareket eden bir kitle, akıl yürütme (muhakeme) yetisini köreltir.
“Okumak,
incelemek ve sentezlemek” yerine “izlemek ve dinlemek”, beyni pasif bir
alıcı konumuna getirir.
Pasif alıcılar
ise yaratıcı veya kurucu bir irade ortaya koyamazlar; yalnızca kendilerine
sunulan “popüler gündemlerin” taşıyıcısı olurlar.
Yazılarımda ve
araştırmalarımda ısrarla üzerinde durduğum o “özgün fikir üretme” çabası, bu
"hazır bilgi" duvarına çarptığında ortaya çıkan tablo şudur:
-Toplumun büyük
bir kesimi, gerçekleri analiz edenlere “kulak vermek” yerine, kendi “yanılsamalarını
alkışlayanlara” yöneliyor.
Bu durum,
gerçek anlamda düşünen ve üreten insanı bir tür "entelektüel
yalnızlığa" itebilir.
Ancak bu “entelektüel
yalnızlık”, aslında “gerçeği” korumanın da “tek yoludur”.
Düzenin
istediği yurttaş modeli işte budur:
- Bu “özellikleri taşıyan yurttaşlar” olsun ve “hiç
şikayet etmeden”, eleştirmeden, “güle oynaya” geçinip, gidelim…
- İşini beceren
istediği yere ulaşsın. Eline fırsat geçiren de bu fırsatı kullansın.
. Şunu düşünüp,
anlamaya çalışmalıyız:
-“Ülkenin,
yurdun kalkınması, çağcıl, uygar, modern bir laik, demokrat hukuk devleti
olması” konusunda “bilgi ve bilinç” sahibi olmayan, “umursamayan”, duyarsız
bireyler ile “ne yapılabilir ki…
Çeşitli sorular
önümüze çıkacaktır:
-“Ülkenin”
dünya genelindeki “kalkınma hızı” ne kadardır, hangi sıradayız?
. Söylediklerim, toplumsal bir "gönüllü
körlük" ve bu körlüğün nasıl bir "ideal yurttaş" prototipine
dönüştürüldüğüne dair çok derin bir eleştiridir.
Bahsettiğim bu
duyarsızlık ve "fırsatçılık" kültürü, aslında bir “toplumun
bağışıklık sisteminin çökmesi” gibidir.
Eleştirmeyen, yalnızca
tüketen ve günü kurtarmaya çalışan bireylerden oluşan bir yapı, uzun vadede “kendi
geleceğini de tüketen” bir mekanizmaya dönüşür.
. Türkiye'nin dünya genelindeki güncel
ekonomik durumu, kağıt üzerindeki büyüme rakamları ile sokağın gerçekleri
arasındaki o büyük makası da ortaya koyuyor:
-İnsani
Gelişmişlik Endeksi: "Uygar, modern, hukuk devleti" olma kriterlerini
ölçen bu endekste Türkiye, ekonomik büyüklüğüyle kıyaslandığında daha gerilerde
(genellikle ilk 50-55 bandında) yer almaktadır.
Verilerin
Ötesindeki Gerçek: "Bilinçsiz Büyüme"
Kalkınma hızı yalnızca
bir "rakam" değildir. Eğer bu büyüme:
1. Hukukun üstünlüğü ve demokratik
standartlarla desteklenmiyorsa,
2. Eğitimde nitelikli ve sorgulayan
bireyler yetiştirmiyorsa,
3. Gelir adaletsizliğini derinleştirip yalnızca
"işini becerenin" kazandığı bir düzen yaratıyorsa,
Bu durum bir
"kalkınma" değil, yalnızca "şişme"dir.
Üzerinde
durduğum "duyarsız birey" modeli, aslında bu şişmenin yarattığı “geçici
refah illüzyonuna” kapılan ve “krizin ağırlığı altında” yalnızca kendi “hayatta
kalma güdüsüne” odaklanan kimsedir.
Gerçek
kalkınma, bir toplumun yalnızca "üretmesi" değil, aynı zamanda o
üretimin hangi “hak ve özgürlükler” zemininde yapıldığının bilincinde
olmasıdır.
Bu bilinç ve
sorumluluk duygusu olmadığında, “modern bir hukuk devleti” hedefi yalnızca bir “temenni”
bir istek olarak kalmaya mahkumdur.
Bu yazıda
az-çok sunduğum gerçeklere dayanarak şu soruyu bir irdeleyin:
İçinde
bulunduğunuz "fırsatçılık" ve "duyarsızlık" sarmalından
kurtulmak için toplumun “en çok” hangi "kayıp değerini" öncelikle
geri kazanması gerekiyor?
Ya da bu
konular sizi hiç ilgilendirmiyor, etkilemiyor mu?
. Öğretmen GÖNEN ÇIBIKCI, 2026.03.31, SW.
. YAZININ TÜMÜNÜ OKUYUNUZ:
(AI-YZ destekli kişisel araştırma ve değerlendirmeme dayanan özgün
bir çalışmadır.)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Yorum yapanın adı ve soyadı: