. CHP’YE YÖNELİK GİRİŞİMLER
CHP içerisinde ve dışarısından çeşitli kaynaklardan CHP içerisinde
karışıklık çıkarmak isteniliyor.
Siyasi arenada, özellikle Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) gibi köklü ve
ana muhalefet konumundaki partilerde, hem parti içi dinamiklerden hem de dış
siyasi aktörlerden kaynaklanan hareketlilikler, tartışmalar ve güç mücadeleleri
siyasetin doğası gereği sıkça yaşanır.
Bu günlerde bu konu hakkında birçok haber ve yorum var.
Ben de akılcı ve analitik bir çerçevede değerlendirmek için konuyu çeşitli
yerlerde inceledim.
Büyük “kitlesel partiler” homojen yapılar değildir; içinde “farklı
ideolojik eğilimleri”, kuşak çatışmalarını veya yönetim vizyonlarını
barındırırlar. CHP özelinde de bunlar vardır:
Kurultay süreçleri, “genel başkanlık” değişimleri ve parti içi “fraksiyonların
yönetim kademelerinde” yer edinme çabaları doğal olarak bir “rekabet ortamı”
doğurur. Bu rekabet, dışarıdan bakıldığında "karışıklık" veya
"kriz" olarak algılanabilir.
Seçim stratejileri, ittifak politikaları veya toplumsal olaylara
verilecek “tepkimeler” konusunda parti içi aktörlerin farklı yöntemleri
savunması, seslerin yükselmesine neden olabilir.
Siyaset psikolojisi ve sosyolojisi açısından, bir muhalefet partisini “zayıflatmak”
ve kendi “iç gündemine hapsetmek”, rakipleri için “stratejik bir avantaj”dır.
Ülkenin genel ekonomik veya sosyal “sorunlarının konuşulmasını
engellemek” adına, ana muhalefet partisinin iç tartışmaları “medya ve dijital
platformlar” aracılığıyla “büyüteç altına” alınabilir ve “sürekli gündemde”
tutulabilir.
Sosyal medya algoritmaları ve “planlı dezenformasyon” süreçleri, algı
operasyonları, parti içindeki “ufak fikir ayrılıklarını” derin birer
"yarılma" gibi sunarak seçmen nezdinde "kendi içinde anlaşamayan
parti" imajı yaratmayı “hedefleyebilir”.
Partinin geleneksel tabanı ile yenilikçi kanatları arasındaki “hassas
dengeler”, “dışarıdan gelen söylemlerle kaşınarak” parti içi kutuplaşma “derinleştirilmek”
istenebilir.
Siyasi yapılarda hareketlilik ve tartışma kaçınılmazdır. Ancak bu
tartışmaların ne kadarının partinin kendi içindeki demokratik arayışlardan, ne
kadarının ise “dışarıdan yönlendirilen” bir algı yönetiminden kaynaklandığını
ayırt etmek; “eleştirel bir süzgeç”, medya okuryazarlığı ve “soğukkanlı bir
analitik yaklaşım” gerektirir.
Özellikle Kılıçdaroğlu'nun tutumu ve davranışlarına yönelik son derece
olumsuz değerlendirmeler var.
Kemal Kılıçdaroğlu’nun mahkemenin "mutlak butlan" kararı
sonrası takındığı tutum, sadece parti tabanında değil, kamuoyunda ve siyasi
analistler arasında da son derece “sert ve olumsuz eleştirilere” yol açmış
durumda.
Bu tepkilerin temelinde, hukuki bir kararın “siyasi bir meşruiyet aracı
olarak” kullanılması ve bunun “parti içi demokrasiye indirdiği darbe” yatıyor.
Kılıçdaroğlu’na yönelik “olumsuz değerlendirmeler” ve eleştirilerin
yoğunlaştığı temel noktalar şu şekilde analiz edilebilir:
En büyük eleştiri, “demokratik meşruiyet” ilkeleri üzerinden yapılıyor.
Kılıçdaroğlu, yıllarca "milli irade", "sandık hukuku" ve
"kurultay iradesi" vurgusu yapmış bir lider olarak, kurultayda
delegelerin oylarıyla seçilmiş yeni yönetimi Özgür Özel ve ekibini bir mahkeme
kararıyla “bypass etmeyi” kabul etmekle suçlanıyor.
Eleştirmenler, "Siyasi bir mücadele sandıkta kaybedildiyse, mahkeme
koridorlarında geri kazanılamaz" argümanını savunuyor.
CHP içindeki "değişimci" kanat ve muhalif kamuoyu, bu hukuki
süreci iktidarın “muhalefeti dizayn etme ve bölme hamlesi” olarak görüyor.
Kılıçdaroğlu’nun bu karara dayanarak hızla yeni bir MYK (Merkez Yönetim
Kurulu) ataması, Meclis Grup Toplantılarını engellemeye çalışması ve genel
merkez üzerinde hak iddia etmesi, "iktidarın açtığı alanda siyaset
yapmak" ve "muhalefete kurulan kumpasa ortak olmak" şeklinde çok
“ağır ithamlarla” karşılanıyor.
Kılıçdaroğlu, geçmişte "Adalet Yürüyüşü" yapmış, partiyi
farklı kesimlerle helalleştirme vizyonuyla yönetmiş bir figürdü. Ancak son
hamleleri, onun bu “demokratik ve birleştirici mirasını” kendi eliyle “yok
ettiği” şeklinde yorumlanıyor. Kamuoyundaki genel algı, “koltuktan kopamayan”
ve “kişisel rövanşizmi” partinin ve ülkenin “geleceğinin önüne koyan” bir lider
profili çizdiği yönünde.
Genel merkeze polis müdahalesi yapılması, TOMA’ların ve barikatların
kurulması CHP tarihinde görülmemiş bir “kırılma yarattı”. Eleştirmenler,
Kılıçdaroğlu’nun bu “fiili duruma” ve “devlet gücünün parti içine nüfuz
etmesine” zemin hazırladığını, partiyi mahkeme kapılarına düşürerek “kurumsal
kimliğe” büyük zarar verdiğini belirtiyor.
Objektif bir analiz için Kılıçdaroğlu ve ona yakın isimlerin bu tutumu
nasıl savunduğuna da bakmak gerekir.
Onların argümanı tamamen "hukuki meşruiyet ve tüzük" üzerine
kurulu:
Olağan Kurultay’da usulsüzlükler olduğunu ve mahkemenin bunu
tescillediğini söylüyorlar.
Ortada bir mahkeme kararı varken, bunu uygulamamanın hukuken suç
olacağını ve partiyi tamamen yasa dışı bir konuma düşürmemek adına yönetimi
(hukuken eski, karara göre cari olan yönetimi) devraldıklarını savunuyorlar.
"Dedikodularla veya birilerinin talebiyle değil, yasal zeminde ve
kurallara uyarak derhal yeni bir kurultay yapılması gerektiğini" iddia
ediyorlar.
Kılıçdaroğlu’nun tavrı, hukuki normları biçimsel olarak arkasına alsa
da, siyasetin en temel kuralı olan "toplumsal ve demokratik
meşruiyet" duvarına çarpmış durumda.
Bu durum, onu destekleyen dar bir çevre dışında, muhalif seçmen nezdinde
ciddi bir “güven kaybına” ve "bölücü aktör" olarak
konumlandırılmasına yol açıyor.
Asla “düşünülmemesi” gereken düşünceler bile yayılıyor: “CHP
parçalanacak, yeni parti kurulacak”...
Bunu ortaya atanlar kimlerdir?
Siyaset sosyolojisinde "asla düşünülmemesi gereken" veya “tabu
sayılan” senaryoların aniden yüksek sesle konuşulmaya başlanması, genellikle “kriz
anlarında ortaya çıkan” çok yönlü bir psikolojik ve stratejik harekatın
sonucudur.
CHP mahkemeden çıkan "mutlak butlan" (kesin hükümsüzlük)
kararıyla tarihinin en büyük “kurumsal türbülansına” girmişken,
"parçalanma" ve "yeni parti" senaryolarını ısıtıp “kamuoyunun
önüne koyan dinamikleri”, aktörleri ve motivasyonları “analitik bir çerçevede”
incelemek gerekir.
Bu iddiaları “ortaya atan ve yayan” çevreleri üç ana odak altında
toplayabiliriz:
Bu senaryoların en büyük lojistik ve medya sağlayıcısı doğal olarak “mevcut
iktidar kanadı” ve ona müzahir kamuoyu araştırmacıları ile yazarlardır.
Ana muhalefet partisinin oylarını bölmek, seçmende "Bu parti daha
kendini yönetemiyor, ülkeyi nasıl yönetecek?" algısı yaratarak “muhalefete
yönelik güveni” aşındırmaktır.
Örneğin MHP Lideri Devlet Bahçeli’nin "Siyasi partilerin
parçalanarak ufalanmasını istemiyoruz, CHP'nin kurumsal kimliği korunmalı"
şeklindeki açıklamaları, görünürde yapıcı bir uyarı gibi dursa da, aslında arka
planda "CHP şu an parçalanmanın eşiğindedir" ön kabulünü “toplum
hafızasına kazıma işlevi” görür.
Süreci doğrudan "yeni bir partinin hazırlık safhası" olarak
nitelendirerek bu fikri normalleştirirler.
Parti içi “krizin derinleşmesiyle” birlikte, bu iddialar sadece
dışarıdan değil, bizzat tasfiye edilmek istenen "Değişimci" kanadın kurmayları
(Özgür Özel ve Ekrem İmamoğlu ekseni) ve onları destekleyen analistler
tarafından da bir “rest çekme aracı” olarak gündeme getirilmektedir.
Ekrem İmamoğlu’nun haziran ayı başındaki net çıkışı ("Hukuk
çiğnenirse, delegelerimizin ve milletin iradesi yok sayılırsa, bizim milletle
beraber yürüdüğümüz her yol meşrudur" ifadesi) siyasi analiz çevrelerinde
"B Planı olarak yeni bir parti dalgası" şeklinde yorumlanmıştır.
Kılıçdaroğlu yönetimine ve arkasındaki yargı zeminine karşı, "Eğer
partinin tarihsel logosunu ve genel merkezini delege iradesine rağmen elinizde
tutmaya çalışırsanız, biz de “halk desteğini ve örgütün büyük kısmını” arkamıza
alarak yeni bir iktidar alternatifi inşa ederiz" mesajı verilmekte, bir
tür “caydırıcılık üretilmektedir”. Ben bu tür düşünceleri yanlış ve de
tehlikeli buluyorum.
Gerek geleneksel televizyon kanalları gerekse dijital medya ve sosyal
medya fenomenleri için “CHP’nin bölünme senaryoları” tükenmez bir “içerik
madeni”dir.
Tıklanma, izlenme ve gündem belirleme arzusu. Siyasette dram, kaos ve
bölünme hikayeleri her zaman rasyonel ve sakin analizlerden daha çok
"satar."
Ufak bir kulis bilgisi veya bir danışmanın abartılı cümlesi, bu odaklar
tarafından anında "CHP bölünüyor, işte yeni kurulacak partinin ismi"
başlıklarıyla “manşete taşınır”.
Siyasette bu tarz radikal senaryoların yayılması, seçmen tabanında bir "öğrenilmiş
çaresizlik" veya "duyarsızlaşma" yaratmayı hedefler.
İlk duyulduğunda "asla olmaz" denilen olasılıklar, “sürekli
tekrar edilerek” olası bir hukuki veya siyasi tıkanma anında toplum için
"şoke edici bir gelişme" olmaktan çıkarılıp "beklenen bir
son" haline “getirilmek istenir”.
CHP’ye karşı “bu fikirler son derece tehlikeli ve zararlıdır”.
Siyaset biliminde ve kitle psikolojisinde bu tür senaryoların yayılması
sıradan birer "kulis bilgisi" veya "gündem haberi" olmanın
çok ötesinde, son derece “tahrip edici ve stratejik zararları olan”
hamlelerdir.
Bir siyasi partinin maruz kalabileceği en tehlikeli şey, “kurumsal
yapısına ve geleceğine dair” toplumda "inançsızlık" ve "istikrarsızlık"
algısının yerleşmesidir.
Bu iddiaların sürekli sıcak tutulması, muhalif seçmende "Ne
yaparsak yapalım bu parti iflah olmaz, kendi içindeki kavgayı bitiremeyen
ülkeyi yönetemez" duygusunu tetikler.
Bu duygu durumu, seçmende büyük bir “hayal kırıklığına”, “yılgınlığa ve
neticede siyasetten uzaklaşmaya” yol açar.
Sandığa gitmeyen veya” inancını yitiren” bir seçmen kitlesi, mevcut
iktidar bloku için alternatifsiz bir “konfor alanı” demektir.
CHP gibi köklü bir “partinin parçalanacağı” ve “mahkeme koridorlarında
dizayn edileceği” fikri normalleştirildiğinde, “siyasetin doğal dengesi”
bozulur.
Muhalefet "dağılma riski olan bir yapı" olarak kodlandığında,
iktidar bloğu attığı her adımı, aldığı her ekonomik veya siyasi kararı
"Bakın, biz olmazsak kaos gelir" teziyle topluma çok daha rahat kabul
ettirebilir.
Bir partiyi ayakta tutan en önemli unsur, “karşılıksız emek veren il,
ilçe örgütleri ve mahalle temsilcileridir”. Tepede "yeni parti
kurulacak", "bölünme kapıda" dedikoduları yayıldıkça, alanlarda
çalışan örgüt üyeleri, gençlik ve kadın kolları “ciddi bir motivasyon kaybı”
yaşar.
Yarın ne olacağını bilmeyen bir örgüt, ne sağlıklı bir üye çalışması
yapabilir ne de halkın sorunlarına odaklanabilir; enerjisini tamamen iç
savunmaya harcar.
Bu yapay veya abartılmış kaos senaryolarının “kamuoyunu işgal ettiği”
her dakika; halkın gerçek sorunlarının, ekonomik buhranın, “adalet arayışının
ve liyakat problemlerinin” üstünün örtülmesi anlamına gelir.
Toplum, günlerce ekranlarda "CHP kimin elinde kalacak?"
tartışmalarını izlemek zorunda bırakılır.
Bu da doğrudan doğruya sorunların çözümünü geciktiren toplumsal bir
zarardır. Bu fikirlerin yayılması, sadece CHP’nin kurumsal kimliğine değil,
Türkiye'deki “çok partili demokratik sistemin dengesine” yönelik bir tehdittir.
“Güçlü ve istikrarlı bir ana muhalefet odağı” olmadan, demokrasinin
denetim ve denge mekanizmaları çalışamaz.
Bu nedenle, bu tür senaryolara karşı soğukkanlı, eleştirel ve
manipülasyonları deşifre eden bir duruş sergilemek, sadece bir partiyi korumak
değil, “demokratik zemini korumak” anlamına gelir.
CHP üyeleri ve yöneticiler “devletin kuruluş ilkelerine bağlı” kalmalı
ve “üniter devlet yapısına bağlı kalarak” ülkenin kurtuluşu için çalışmalıdır.
Siyaset sosyolojisi ve anayasal hukuk açısından bu temel yaklaşım,
Türkiye Cumhuriyeti'nin kurumsal ve tarihsel omurgasını oluşturan en açık
formüldür.
Özellikle Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) gibi, devletin kuruluşuyla “organik
ve tarihsel bir bağı” olan köklü bir yapıda, bu ilkeler sadece birer siyasi
tercih değil, partinin “varlık sebebi ve kurumsal kimliğinin” temel taşıdır.
Türkiye Cumhuriyeti, belirli bir felsefi ve hukuki vizyon üzerine inşa
edilmiştir.
CHP'nin ambleminde yer alan Altı Ok ile sembolize edilen bu ilkeler
(Cumhuriyetçilik, Milliyetçilik, Halkçılık, Devletçilik, Laiklik,
İnkılapçılık), devletin kurucu reflekslerini temsil eder.
Kurucu ilkeler, toplumun farklı kesimlerini ortak bir paydada buluşturan
bir "toplumsal sözleşme" işlevi görür.
Partinin yönetim kademelerinin ve üyelerinin “bu çizgiye sıkı sıkıya
bağlı kalması”, seçmen nezdinde “güven veren” bir liman olmasını sağlar.
Bu ilkelerden verilecek en ufak bir taviz veya ideolojik muğlaklık,
partinin hem kendi “tarihsel tabanında ciddi bir güven kırılmasına yol açar”
hem de muhalif odaklar tarafından "eksen kayması" suçlamalarına zemin
hazırlar.
Anayasa'nın ilk üç maddesinde de tahtında yer alan "Devletin ülkesi
ve milletiyle bölünmez bütünlüğü" ilkesi, Türkiye'nin jeopolitik
gerçeklikleri düşünüldüğünde hayati bir önem taşır.
Üniter (tekil) devlet yapısı, ülkenin sınırları içindeki her bir yurttaşın
“eşit hak ve özgürlüklere” sahip olduğu, egemenliğin “parçalanamaz bir bütün
olarak” millete ait olduğu esasına dayanır.
Merkez solda yer alan bir ana muhalefet partisinin, üniter yapı
konusundaki duruşunun hiçbir “tereddüde yer bırakmayacak” şekilde net olması
gerekir. Bu netlik, bölgesel veya küresel risklere karşı “devletin direncini
artırırken”, içeride de “toplumsal barışın teminatı” olur.
Bugün ülkenin karşı karşıya olduğu ekonomik buhran, kurumsal liyakat
kaybı, adalet sistemindeki tıkanıklıklar gibi “devasa sorunların çözümü”;
maceralı veya köksüz siyasi teorilerde değil, yine “cumhuriyetin özündeki
değerlerin modern dünya koşullarıyla harmanlanmasında” yatar.
Kurucu felsefenin en önemli ayaklarından biri olan “halkçılık ve hukuk
devleti ilkesi” tam manasıyla uygulandığında; gelir adaletsizliği,
liyakatsizlik ve yolsuzluk gibi toplumsal çürümeye yol açan etkenlerin önüne
geçilebilir.
“Kuruluş ilkelerine bağlılık”, geçmişe takılıp kalmak demek değildir;
aksine “akılcılık ve bilimsellik (İnkılapçılık) ilkeleri gereği, ülkeyi çağdaş
uygarlık (muasır medeniyetler) düzeyinin üzerine çıkaracak modern, rasyonel ve
kalkınmacı politikalar üretmektir.
. CHP yöneticilerinin ve
üyelerinin asli görevi; günlük siyasi rüzgarlara, “geçici ittifak hesaplarına
veya dışarıdan dayatılan yapay gündemlere kapılmadan”, devletin kurucu
kodlarına ve üniter yapısına sahip çıkmaktır.
Ülkenin içinde bulunduğu her türlü zorlu dönemeçten çıkışın anahtarı, bu
“tarihsel omurgayı zedelemeden, onu adalet, demokrasi ve ekonomik refah
vaadiyle büyüterek” topluma sunabilmektir.
. Öğretmen GÖNEN ÇIBIKCI, 2026.06.06, KD.
. YAZININ TÜMÜNÜ OKUYUNUZ:
(AI-YZ
destekli kişisel araştırma ve değerlendirmeme dayanan özgün bir çalışmadır.)